Benim için 13 Ağustos böyle bir tarih.
1975 yılının bir 13 Ağustos sabahında, henüz dünyanın ne kadar büyük, hayatın ne kadar uzun ve zamanın ne kadar acımasız olduğunu bilmeden başladım bu yolculuğa.
Bugün geriye dönüp baktığımda, aslında insanın doğum gününün yalnızca doğduğu günü değil, geçip giden bütün yılları hatırlattığını düşünüyorum.
Çünkü doğmak, hayata gelmektir.
Yaşamak ise zamanla insanın kendi hikâyesini yazmasıdır.
Ve ölüm…
Ölüm, bütün cümlelerin bir gün noktaya ulaşacağını bize hatırlatan o sessiz gerçektir.
İnsanlık tarihine baktığımızda doğumun ve ölümün arasında geçen zamanın ne kadar kıymetli olduğunu görürüz.
Eski toplumlarda doğum yalnızca biyolojik bir başlangıç olarak görülmüyordu. İnsan, doğduğu andan itibaren ailesinin, toplumunun, inancının ve tarihinin içine katılıyordu.
Bugün doğum günlerinde mum üflüyor, dilek tutuyor ve “iyi ki doğdun” diyoruz.
Belki de bütün bu ritüellerin altında çok eski bir insan duygusu var:
Karanlığın içinde bir ışığın yanmasını istemek.
Bir mumun küçücük alevine bakıp dilek tutmak aslında insanın binlerce yıllık umudunun modern biçimlerinden biri gibi geliyor bana.
Çünkü insan ne kadar değişirse değişsin, temel arzusu pek değişmiyor:
Biraz daha yaşamak.
Biraz daha sevmek.
Biraz daha görmek.
Biraz daha anlamak.
Ve mümkünse ardında güzel bir iz bırakmak.
13 Ağustos da tarihin sıradan günlerinden biri değil.
1521'de bu tarihte Tenochtitlan düştü.
1792'de Fransa Kralı XVI. Louis tutuklandı.
1918'de Opha May Johnson, ABD Deniz Piyadeleri'ne katılan ilk kadın oldu.
1961'de Berlin'in doğu ve batı kesimleri arasındaki sınır kapatıldı; kısa süre sonra insanlığın en güçlü bölünme sembollerinden biri olacak Berlin Duvarı yükseldi.
1969'da ise Apollo 11'in Ay'dan dönen astronotları New York'ta büyük bir törenle karşılandı.
Aynı tarih…
Bir yerde bir imparatorluğun sonunu,
başka bir yerde bir kralın düşüşünü,
başka bir yerde bir duvarın yükselişini,
başka bir yerde ise insanın gökyüzüne ulaşma arzusunu taşıyor.
Tarih bize aynı gün içinde bile ne kadar farklı hikâyelerin yaşanabileceğini söylüyor.
Belki insan hayatı da böyledir.
Aynı ömür içinde;
sevinçlerimiz,
kayıplarımız,
başarılarımız,
yanılgılarımız,
dostluklarımız,
ayrılıklarımız
ve yeniden başlama cesaretimiz yan yana durur.
13 Ağustos 1975…
Benim takvimdeki ilk sayfam.
O gün dünya başka bir dünyaydı.
Bugünün telefonları yoktu.
Sosyal medya yoktu.
İnternet yoktu.
Bilgi saniyeler içinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna ulaşmıyordu.
İnsanlar birbirlerine mektuplar yazıyor, haberleri gazetelerden ve radyolardan takip ediyor, bir insanın sesini duymak için bazen günlerce bekliyordu.
Bugün ise ben, yıllar sonra, dünyanın dört bir yanında olup bitenleri sizlerle aynı ekranda paylaşmaya çalışıyorum.
Bu nedenle benim için haber paylaşmak yalnızca “haber vermek” değildir.
Bir anlamda zamanın tanıklığını yapmaktır.
Dünyanın nereye gittiğini,
insanlığın hangi yöne yürüdüğünü,
hangi duvarların yükseldiğini,
hangilerinin yıkıldığını,
hangi umutların doğduğunu
ve hangi acıların tekrarlandığını birlikte izlemek…
Belki de bütün bunların ardında, doğduğum günden beri değişmeyen bir merak var:
İnsanlık nereye gidiyor?
Bugün 51 yaşındayım.
Fakat insan yaşını yalnızca takvimle hesaplamamalı.
Çünkü bazı yıllar çok uzun sürer.
Bazı yıllar ise göz açıp kapayıncaya kadar geçer.
Bazı insanlar hayatımıza girer ve yıllarca bizimle kalır.
Bazıları birkaç cümle bırakıp gider.
Bazı kayıplar ise takvimden silinmez.
İnsan, yaş aldıkça takvim yapraklarının inceldiğini değil, hatıraların ağırlaştığını fark ediyor.
Gençken geleceği düşünürüz.
Yaş aldıkça geçmişle konuşmaya başlarız.
Sonra bir gün insan şunu anlıyor:
Geçmiş artık değiştirilemez.
Gelecek ise henüz yazılmamıştır.
Elimizde kalan tek gerçek,
şu andır.
Belki hayatın bütün hikmeti de burada saklıdır.
Doğum günleri bana artık pasta, mum ve dileklerden çok daha fazlasını düşündürüyor.
Bir insanın dünyaya gelişi kadar, dünyada bıraktığı izin de önemli olduğunu düşünüyorum.
Çünkü insan bir gün ölür.
Ama sözü kalabilir.
Bir iyiliği kalabilir.
Bir şarkısı kalabilir.
Bir dostun hafızasında tebessümü kalabilir.
Bir çocuğun hayatına dokunduğu küçük bir an kalabilir.
Bazen de hiç tanımadığı insanların hayatına yalnızca birkaç cümleyle dokunabilir.
Belki gerçek ölümsüzlük budur.
İnsanın bedeniyle değil, bıraktığı izlerle yaşamaya devam etmesi.
Bugün doğum günüm nedeniyle bana mesaj gönderen, güzel dileklerde bulunan, beni hatırlayan bütün dostlarıma buradan teşekkür etmek istiyorum.
Bazen aynı masada oturmadığımız, aynı şehirde yaşamadığımız, hatta yüz yüze hiç karşılaşmadığımız insanlar bile insanın hayatında bir yer edinebiliyor.
Bir mesaj…
Bir selam…
Bir “iyi ki doğdun”…
Bazen koca bir günün bütün yorgunluğunu alabiliyor.
Bu yüzden bugün bana ulaşan her güzel söz benim için yalnızca bir doğum günü tebriği değil.
Hayatın hâlâ insanlar arasında kurulan görünmez bağlarla güzel olduğunu hatırlatan küçük bir işaret.
Hepinize gönülden teşekkür ederim.
51 yıl…
İnsana çok uzunmuş gibi geliyor.
Oysa insan ömrünün tamamına yukarıdan bakabilse, bunun koskoca zamanın içinde ne kadar küçük bir çizgi olduğunu görecektir.
Bir yıldızın ışığı kadar kısa.
Bir nehrin akışı kadar hızlı.
Bir yaprağın düşüşü kadar sessiz…
Ama yine de bize verilmiş.
İşte bu yüzden bundan sonraki yıllara yalnızca “daha uzun yaşamak” dileğiyle bakmıyorum.
Daha anlamlı yaşamak istiyorum.
Daha çok üretmek…
Daha çok sevmek…
Daha çok müzik yapmak…
Daha çok paylaşmak…
Daha çok öğrenmek…
Ve mümkün olduğunca güzel izler bırakmak…
Çünkü hayatın uzunluğunu biz belirleyemiyoruz.
Ama hayatımıza ne katacağımıza bir ölçüde kendimiz karar verebiliyoruz.
Bugün takvimde 13 Ağustos.
Benim içinse yalnızca bir doğum tarihi değil.
Geçmişe baktığım,
bugünü düşündüğüm,
geleceğe yeniden niyet ettiğim bir durak.
Belki yarın yine haberleri konuşacağız.
Dünyanın ekonomisini, savaşlarını, teknolojisini, siyasetteki değişimleri, yeni keşifleri ve insanlığın geleceğini tartışacağız.
Ama bütün bu büyük dünyanın içinde, aslında hepimizin küçük ve çok değerli bir hikâyesi var.
Doğuyoruz.
Yaşıyoruz.
Seviyoruz.
Kaybediyoruz.
Hatırlıyoruz.
Ve bir gün gidiyoruz.
Geriye ise ne kadar uzun yaşadığımızdan çok,
nasıl yaşadığımız kalıyor.
Bugün 13 Ağustos.
Benim hikâyemin başladığı gün.
Ve hayat izin verdiği sürece, bu hikâyenin bundan sonraki sayfalarını da umutla yazmaya devam edeceğim.
Çünkü insanın yaşı ilerledikçe hayatın değerini daha iyi anlaması gerekiyor.
Ve ben bugün, 51 yaşımın eşiğinde, tek bir cümleyi daha güçlü hissediyorum:
Hayat kısa olabilir.
Ama güzel yaşanmış bir hayat, zamandan çok daha uzun bir iz bırakabilir.
Yeni yaşıma, yeni hikâyelere ve henüz yazılmamış bütün güzel cümlelere…
Merhaba.
Çağdaş Sürücü
13 AĞUSTOS: BİR İNSANIN TAKVİMDE AÇILAN YERİ
Turan Ateş
C. H. P. ve Y E N İ P A R T İ
İbrahim Hakkı Gündoğdu
SİYASET “ÖZEL”LE KAZANABİLİR Mİ?
Olgun Sert
UFUKTAKİ SAVAŞ
Şakir Albayrak
BİLİMSEL ÇALIŞMALARDA DİL BİLMEK, KIRMAK MI, EZMEK Mİ?
Taner Yıldız
TAŞ ATARAK TANKLARI DURDURACAĞINI ÜMİT EDEN ÇOCUKLAR ve ZULME SESSİZ KALAN ZALİM İDARECİLER
Hasan Topçu
BEN BU KÖYÜN NAMUSUYUM
Fuat ÖZGEN
BİZE ASIM’IN NESLİ GEREK
Saniye Altakhan
MAÇI İZLEDİM
Serpil Başer
UYANSANA ANNEM