Tarih: 14 Nisan 2026
Bir an için gözlerinizi kapatın lütfen...1975’te doğmuş, 80’lerde çocuk, 90’larda genç olmuş biri gibi düşünün kendinizi. O eski apartman dairesini veya o ahşap köy evini hatırlayın...
Geçmişin Kokusu ve Sessiz Odalar
Koridorda yerlerde halıfleks veya gıcırdayan tahta döşemeler, duvarda takvimdeki o huzurlu manzara resmi… Salonda kocaman ahşap bir televizyon, üzerinde özenle serilmiş tığ işi dantel, yanında antene ilişmiş ufak bir nazar boncuğu. Akşam haberlerinden önce ekranda o meşhur test sinyali...
Bir odada lambanın ışığında ders çalışan çocuk, diğer odada sessizce, kimseye duyurmadan ağlayan bir yetişkin… Kimsenin açık açık konuşmadığı ama herkesin içinde bir yerlere, ruhunun kuytusuna not ettiği o ağır duygular.
Zihnindeki Tozlu Dosyalar
Şimdi o evi, zihninizin içine taşıyın. Her odasını bir büro gibi hayal edin. Masalarda dosyalar var; bazıları yıllar önce kapanmış sanılan ama tozlu raflarda bekleyen, bazıları ise hâlâ açık duran davalar. Kapağında yazan başlıklar tanıdık, bazen de can yakıcı:
“Babam keşke o gün öyle demeseydi.” “Keşke o işi kabul etseydim.” “Ben zaten böyleyim, değişmem.”Bir masada, kendini savunmaya çalışan “sen” oturuyorsun. Karşında, elinde eski defterleri, hatıraları karıştıran yine “sen”. Köşede, gölgede kalmış, yüzünü tam seçemediğin bir hâkim var; o da sensin.
Gündelik Telaşın Arkasındaki Gizli Celseler
Dışarıdan bakınca bugün sıradan bir gün. İşe gidiyorsun, çocukları okula bırakıyorsun, marketten ekmek alıp eve dönüyorsun. Telefon çalıyor, bildirimler düşüyor, haberler akıyor. Ama bütün bu gündelik telaşın perdesinin arkasında, zihninin o sessiz koridorlarında gizli celseler yapılıyor.
Bir duruşmada, 80’lerdeki o karne günün açılıyor mesela. Çok beğenmediğin bir not, yüzünün düştüğü o an, “Sen zaten…” diye başlayan bir cümle. Belki o gün, içindeki o küçük çocuk ilk kez “Ben galiba yeterince iyi değilim” diye bir dosya açtı kendine. Yıllar geçti; okul bitti, iş değişti ama o sararmış karton klasör hâlâ o rafta duruyor.
Savunma Avukatı mı, Savcı mı?
Zihnin avukatlık bürosunda önce savunma avukatı konuşur. O, seni incinmekten korumaya çalışan yanındır. 90’larda kasetleri kalemle sardığın günlerdeki gibi pratik çözümler üretir: “Boş ver, senlik değil,” der. Bu ses bazen annenden, babandan duyduğun cümlelerle karışmıştır; onu kendi gerçek düşüncen sanırsın.
Bir de savcı vardır içeride. Daha sessiz ama inatçıdır. Mahallenin arka sokağında top oynarken, eve dönme vakti geldiğinde biraz daha kalmak isteyen o çocuk gibi, içindeki başka bir ihtimali savunur: “Daha fazlasını yapabilirsin,” der. Seni rahatsız eder ama yalan söylemez. Gece tavana bakarak iç geçirmelerini başlatan hep odur.
Ve Karar: Hâkim Kürsüde
Sonunda sahneye hâkim çıkar. Yani karar veren “sen”. Bazen savunma avukatının o güvenli cümlelerine teslim olur, olduğun yerde kalırsın. Bazen de savcının içini acıtan ama gerçekçi sözlerine kulak verir, yola koyulursun. Dışarıdan bakanların gördüğü tek şey ise sadece şudur: “Karar verdin.”
Kimse, o kararın arkasında, çocukluğun apartman dairesinde veya o eski ahşap köy evinde kaç tane iç celse yapıldığını bilmez.
Küçük Bir Büyüteç
Bu yazı dizisinde niyetim sizlere hazır reçeteler sunmak değil. “Üç maddede mutluluk” sloganlarıyla kapatılan yaraların ömrü kısa olur. Ben sadece haddim olmayarak size küçük bir büyüteç uzatmak istiyorum. Kendi zihninin o eski koridorlarında birlikte dolaşalım diye...
Bugünlük sadece şu soruyu bırakıp kenara çekileyim:
Şu anda hayatında süren en önemli iç dava hangisi ve o davada mikrofon en çok kimin elinde?
Eski alışkanlıklarını savunan avukatın mı?
İçini sızlatan savcın mı?
Yoksa yıllardır sadece imza atmakla yetinen o sessiz hâkimin mi?
Dava dosyası henüz kapanmadı...
Telif Hakkı ve Sorumluluk: "Bu köşe yazısındaki fikirler yazarın şahsi görüşleridir ve yazarın sorumluluğundadır. Yazının tüm hakları saklı olup, kaynak gösterilmeden iktibas edilemez"