Merhaba sevgili okurlar,
İnsan, ölümü önce başkalarının hikâyesi sanıyor.
Bir cenaze geçiyor sokaktan; başını çeviriyor. Bir mezarlığın önünden geçiyor; hızını artırıyor. Takvimden bir yaprak daha kopuyor, "Bana daha var." diye düşünüyor.
Sonra bir gün...
Telefon çalıyor.
Ve hayat, iki kelimeye sığıyor.
"Kaybettik..."
İşte o an, zaman artık eskisi gibi akmıyor.
Saatler aynı saati göstermeye devam ediyor ama insanın içindeki takvim bambaşka bir tarihten işlemeye başlıyor.
Ben, ölümü kitaplardan öğrenmedim.
Onu önce annemin sessizliğinde tanıdım.
Yıllar sonra da babamın ardından yürüyen o ağır sessizlikte...
Meğer insan, anne ve babasını kaybedince yalnızca iki insanı kaybetmiyormuş.
Çocukluğunu kaybediyormuş.
Sığınacağı gölgeyi...
"Ben düştüm." dediğinde koşarak gelecek son iki insanı...
Ve fark ediyor ki...
Kaç yaşına gelirsen gel, anne baban hayattaysa biraz çocuksun.
Onlar gidince saçların değil, ruhun ağarmaya başlıyor.
Biz hayata hep yanlış yerden bakıyoruz.
Daha büyük evler kuruyoruz.
Daha pahalı arabalar alıyoruz.
Daha uzun hesaplar yapıyoruz.
Sanki biraz daha kazanırsak ölüm fikrini de erteleyebileceğimizi sanıyoruz.
Oysa ölüm, zenginle fakirin aynı kapısını çalan tek misafirdir.
Kimseye randevu vermez.
Kimseyi beklemez.
Ve kimseyi ayırmaz.
Bir mezarlığa uzun zamandır gittiniz mi?
Orada garip bir sessizlik vardır.
Ama dikkatle dinlerseniz o sessizlik aslında konuşur.
Mermer taşlar bağırmadan anlatır.
Der ki...
"Bir zamanlar ben de senin kadar acele ediyordum."
"Ben de kırıldım."
"Ben de kırdım."
"Ben de erteledim."
Ve şimdi...
Hiçbirinin önemi kalmadı.
İnsan mezarlıklarda ölümü değil, hayatın ne kadar kısa olduğunu öğreniyor.
Babamın ardından şunu düşündüm.
İnsan öldüğünde evinden sadece bedeni çıkıyor.
Ama geride bıraktıkları...
Bir sandalye...
Bir ceket...
Yarım kalmış bir cümle...
Bir kahve fincanı...
Ve artık hiç çalmayacak bir telefon numarası...
İşte onlar, yaşamaya devam ediyor.
Asıl ağırlık da burada başlıyor.
Çünkü ölüm, gideni değil...
Kalanı değiştiriyor.
Eskiden ömrü yıllarla ölçerdim.
Şimdi ise sarılabildiğim insanlarla ölçüyorum.
Eskiden vakti saat sanırdım.
Meğer vakit...
"Sonra konuşuruz." dediğimiz insanların ömrü kadarmış.
Çünkü hayat, ertelenmeyi sevmiyor.
Biz sürekli yarını planlarken, ömür sessizce bugünü topluyor.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, ölümü hayatın sonu sanmasıdır.
Oysa ölüm...
Hayatın son cümlesi değildir.
Geride kalanların vicdanında yazılmaya devam eden son paragrafıdır.
Bu yüzden insan, öldüğünde yalnızca nefesi kesilmez.
Geride bıraktığı iyilikler konuşmaya devam eder.
Bir tebessüm...
Bir dua...
Bir omza dokunan şefkat...
Bir çocuğun başını okşayan el...
Belki de ölümsüzlük tam burada başlıyordur.
Ez cümle;
Hayat, sandığımız kadar uzun değil.
Ölüm ise sandığımız kadar uzak...
İnsan toprağa yalnızca bedeniyle giriyor.
Ama ardında bıraktığı merhamet, vicdan ve sevgi; yıllar geçse de yaşamaya devam ediyor.
Bu yüzden belki de mesele, kaç yıl yaşadığımız değil...
Kaç kalpte yaşamaya devam edeceğimizdir.
Bugün hâlâ nefes alıyorsak...
Sevdiklerimizi aramak için geç değil.
Bir gönül almak için geç değil.
Affetmek için geç değil.
Ve "Seni seviyorum." demek için hiç geç değil.
Çünkü yarın, hepimize vaat edilmiş bir zaman değildir.
İÇİMDEN GEÇENLERİ YENİ YAZDIĞIM ŞİİRLE SONLANDIRMAK İSTİYORUM..
GÖÇ
Bir göç saklı içimizde, ilk nefeste başlar,
Sessizliğin koynundan bilinmez yola taşar.
Sanır insan zamanı avuçlarında tutar,
Ömür kumdan bir saray, dalga gelir yıkar.
Nehir gibi akarız o adsız denizlere,
Bir iz düşer adımız rüzgârın ezgilerine.
Ne gelen ebedîdir, ne kalan sonsuza dek,
Her yıldız göğe çıkar ayrılığı bilerek.
Dağlar bile yorulur asırları beklerken,
Taşların hafızası çağları saklarken.
Biz bir gölge misali geçeriz hayatlardan,
Bir sabah ışığında siliniriz diyarlardan.
Zaman eski bir saattir, akrebi görünmez,
Her devrinde eksilir, yine de tükenmez.
Yüzümüzde büyürken aynaların sessizliği,
Derinlere çağırır kaybolan benliğimizi.
Bir yaprak düşer yere, mevsim adını koyar,
Bir damla suya düşer, sır halkalarla çoğalır.
Her eksiliş içinde bir tamam gizlenmiştir,
Her kapanan kapıda yeni bir yol belirmiştir.
Deniz çekilir bazen kıyıyı incitmeden,
Gece iner usulca yıldızı tüketmeden.
Varlık ince nakıştır kaderin ilmiğinde,
Bir düğüm çözülürken sonsuzluk tüm bedeninde.
Kaç kapıdan geçeriz kendimizi ararken,
Kaç yüz bırakırız biz yıllara karışırken.
Her cevap yeni bir su, her soru başka deniz,
Bilgeliğin kıyısında susmayı öğreniriz.
Söz yorulur sonunda, anlam yorulmaz ama,
Hakikat yüksek sesle çağırmaz hiçbir anında.
En büyük sır saklanır duyulmayan ezgide,
Bir ömrü çözer bazen tek bir derin sezgide.
Bir gün isimler düşer takvimlerin elinden,
Rüzgâr başka bir destan okur eski dilinden.
Geriye kalan yalnız gönülde bıraktığın,
Işık gibi süzülen iyiliğin, varlığın.
Ve göç...
Ne karanlık bir sondur, ne de suskun bir veda,
Bir ırmağın denizle kavuşmasıdır suda.
Yolcu menzile erince yollar sırra karışır,
Ömür bir emanetse,
Göç hakikatle barışır.
Selam ve saygılarımla...
https://www.youtube.com/watch?v=-fN-VC1IWNo
Telif Hakkı ve Sorumluluk: Bu köşe yazısındaki fikirler yazarın şahsi değerlendirmelerini yansıtmaktadır. Yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden yayımlanamaz ve iktibas edilemez.