(Aynı Davanın Çocukları, Farklı Kaderlere Mahkûm Ediliyor)
Bir milletin en büyük hazinesi, genç dimağlara düşülen bilgeliğin tohumlarıdır. O tohumları eken ise öğretmendir. Ne var ki biz, bu kutsal mesleği parçalayarak, unvanlarla bölerek, öğretmeni kendi içinde ayrıştırarak, aslında geleceğimizi lime lime ediyoruz. Bugün ülkemizde öğretmen, tek bir ad altında değil; “ücretli, sözleşmeli, kadrolu, uzman, başöğretmen” gibi onlarca sınıfa bölünmüş durumda. Aynı üniversite sıralarında ter dökmüş, aynı sınavlardan geçmiş, aynı hayallerle yola çıkmış bu gençler, devletin soğuk tabelaları altında birbirinden ayrılıyor. Peki neden? Neden aynı derse giren, aynı çocuklara emek veren, aynı kalemle yazan bu insanlar farklı unvanlarla, farklı maaşlarla ve hepsinden önemlisi farklı itibarlarla anılıyor? Bir köy okulunda ücretli öğretmen, aylık 15-20 bin liraya, sigortası eksik yatan bir işçi gibi görülüyor. Aynı sınıfta ders anlatan kadrolu öğretmenin maaşı ise üç katı… Bu mudur adalet? Öğrencinin gözünde öğretmen tek iken, devletin gözünde neden parçalara ayrılmıştır? Bir öğretmenin emeği, başka bir öğretmenin emeğinden daha mı değersizdir? Daha acısı: Atanamadığı için süpermarket kasalarında çalışan öğretmenler… Raflara dizilen ürünlerle değil, çocukların hayalleriyle ilgilenmesi gereken bu insanlar, marketlerde barkod okuturken içleri kanıyor. Ve biz utanmadan, “Öğretmen kutsaldır” diyoruz. Madem öyle, neden bu kutsal mesleği geçim derdine mahkûm ediyorsunuz?
Her yıl binlerce öğretmen atama beklerken, devlet okullarındaki boşluklar ücretli öğretmenlerle dolduruluyor. Asgari ücretten bile düşük paralarla, güvencesiz, değersiz bir şekilde çalıştırılıyorlar. Bu düzen, açıkça köleliktir. Çocuklara ışık olacak öğretmeni, karanlığa itmekten başka nedir bu? Ve intihar eden öğretmenler… Gazete köşelerinde küçük bir haber olarak geçen o canlar, aslında eğitim sistemimizin kanayan yarasıdır. Atama umudunu yitiren, yıllarca dershane köşelerinde sürünen, geleceğini göremeyen nice genç öğretmen, bu adaletsizliğe daha fazla dayanamayarak kendi canına kıydı. Onların sessiz çığlığı, bu toplumun kulaklarında çınlamalıydı. Ama biz duymamayı seçtik. “Uzman öğretmen” ve “başöğretmen” gibi yeni unvanlarla da öğretmenler arasına yeni duvarlar örüldü. Aynı sınıfa giren, aynı emeği veren öğretmen, sırf bir sınavla veya kıdemle farklı basamaklara yerleştiriliyor. Oysa öğrencinin gözünde hepsi “öğretmen.” Ama devletin gözünde biri biraz daha değerli, diğeri biraz daha eksik… Bu bölünmüşlük, öğretmeni küçültmekte, mesleğin onurunu çürütmektedir.
Bir milletin öğretmenine reva gördüğü şey, aslında kendi geleceğine verdiği değerdir. Öğretmeni açlık sınırına iten, işsizliğe mahkûm eden, unvanlarla ayrıştıran bir düzen, kendi evlatlarını da karanlığa gömüyordur. Bugün öğretmenini süpermarket raflarına, çaresizliğin uçurumlarına yollayan bir ülke, yarın kendi çocuklarını da cahilliğin karanlığına teslim edecektir. Unutmayalım: Öğretmenlik, bir maaş bordrosuna sığmayacak kadar büyük, bir unvana indirgenemeyecek kadar kutsaldır. Aynı kalemin çocuklarını farklı kaderlere mahkûm eden bu düzen, adaletin değil zulmün eseridir. Olması gereken açıktır: Öğretmen tek isimle anılmalı, tek çatı altında toplanmalıdır. Ücretli, sözleşmeli, kadrolu gibi ayrımlar derhâl kaldırılmalı; tüm öğretmenler eşit haklara sahip olmalıdır.
Öğretmen, geçim derdine değil, öğrencisine kafa yormalıdır. Hiçbir öğretmen, geleceğini düşünmek yerine market kasasında çalışmaya mecbur bırakılmamalıdır. Uzmanlık sınavlarıyla öğretmenler arasında yeni uçurumlar açmak yerine, gerçek uzmanlık; yılların tecrübesi, sınıfta harcanan emek ve öğrencinin gözlerindeki ışıkla ölçülmelidir. Unvanlarla bölmek değil, emeğiyle yükseltmek esas olmalıdır. Ve en önemlisi: Devlet, öğretmeni yalnızca “ders anlatan bir memur” değil, toplumun vicdanı, geleceğin mimarı olarak görmelidir. Öğretmenine sahip çıkmayan bir millet, kendi yarınını da kaybetmeye mahkûmdur. Artık yetkililerin kulağını tıkamaktan vazgeçmesi gerekiyor. Öğretmenlerin çığlığına kulak vermek, bu ülkenin geleceğine kulak vermektir. Atama bekleyen on binlerce gencin dramı, süpermarketlerde çürüyen diplomalar, çaresizlikten hayatını sonlandıran idealistler; hepsi bu ülkenin omzunda ağır bir vebaldir.
(Yayınlanan yazılar, köşe yazarlarının kendi şahsi görüşüdür.)
